Kulaktan kulağa dolanan bir dizi var bu aralar komünite içinde: Transparent. Başta aile konusuyla bu kadar iç içe geçen herhangi bir “LGBTİ+ karakterin” dizisini izleme fikri pek yenilikçi ve keyifli gelmemişti. Belki aile çerçevesinden tanımlanan, dramlanan LGBTİ karakterlerin ana karakter olarak “spot ışıklarının araklandığını” düşünmemdendir, belki de hala “aile” kavramını uzlaşılamaz bulmamdandır. “Transparent” , İngilizce’de “transparan-içi görünen” demek. “Trans-parent” (trans ebeveyn) ile ulaşılmaya çalışılan kelime oyunu, ne yalan söyleyeyim uzaklaşmam için bir başka sebep oluşturmuştu. Bu yazıda, bu gına gelişe rağmen beni şaşırtan, bazı anaakım yalan dolan bilgileri bir güzel evirip çeviren Transparent’ın, kırmaya çalıştığı normları ve bu normlarla bazı uzlaşı hallerini açıklamaya çalışacağım. Bundan sonrası için: Dikkat spoiler!

Halihazırda 2 sezonu yayınlanan dizinin konusu şöyle özetlenebilir: 3 çocuklu bir ailede, baba, trans bir kadın olarak açılmaya karar verirse neler olur? Ya da daha doğrusu babanın açılması başka neleri tetikleyebilir? Genel olarak fragmanlarda, tanıtım yazılarında “içinizi ısıtacak aile kareleri” görmek mümkün. Ama dizi boyunca, o “sıcaklık” kime nasıl dokunuyor, kimi yakıyor konusu önemli hale geliyor. Birkaç bölüm izlediken sonra, pazarlanan görsellerle dizinin içeriği arasındaki o boşluğu farkettim. Esasında, Hollywood filmlerinin o bilinen akıcılığında kareler mutlu sona bağlanmıyordu: Anne/babanın açılmasını kabul etmeye ya da kendin açılmaya çalıştığın o yolda, sürekli çuvallanılıyor, itişilip kakışılıyor, foyalar açığa çıkıyordu. Sanırım diziyi tanıdık, bildik formatların dışına taşırabilen itici güçler bunlar. Dizi boyunca sürekli, üniversitedeki hocasıyla yatmaktan “tuhaf” adamların peşinde koşmaya, çuvallamaların en tatlılarını yapan Ali’yle seviyeli bir ilişkiniz olsun isteyecek; Sarah’ya “sal kendini iyice ooh” demek isteyecek; Josh’un tutunamazlıklarını sönük ve talihsiz bulacaksınız. En çok da trans ebeveyn Maura’nın açıklığına, “beyaz üst sınıf bir erkeğin” ayrıcalıklarını nasıl küçücük parçalara bölüp havaya fırlattığına şahit olacaksınız.

Tüm ailenin farklı seviyelerdeki çuvallamaları, beni, diziyi alternatif bir aile dizisi gibi görmeye itse de gözümü tırmalayan birkaç meseleden bahsetmeden edemeyeceğim. Diziyle ilgili yazılmış bazı blog yazılarında da yorumların, diziye aşık olmak ve transfobik bulup nefret etmek arasındaki geniş skalada oynadığını farkettim. Bu noktada, anaakıma dahil olmanın farklı pazarlık katmanlarıyla mümkün olduğunun altını çizmek gerekiyor. Mutlu bir aile dizisi çerçevesi, trans kadın karakterinin oynanması için biyolojik bir erkeğin seçilmesi ve ana karakterle ilgili sürekli gündeme gelen ameliyat gerilimi, son olarak da Amerika’da LGBTİ+ haklarının popülerliği meseleleri bu pazarlık kollarının birkaçı gibi görülebilir. Afişlerde kocaman sırıtan aile, dizi ilerledikçe parçalarına ayrılıyor, her fırsatta değişime uğruyor: Yılbaşı yemeğine geç kalınıyor, mutsuzluklar üstü kapatılamadan o güzel masanın üzerine dağılıyor; birileri düğün gününde evlenmek istemediğini farkediyor; planlanan açılma konuşmaları yapılamadan gergin, sürpriz karşılaşmalar yaşanıyor. Yani hiçbir şey “hayal edilen, ideal” senaryoya uymuyor. Maura, tüm ailenin ve belki de seyircinin beklentilerinin tersine ameliyat olmuyor (ilk iki sezonda görebildiğimiz kadarıyla en azından). Kendisini kadın olarak gördüğünün ama ameliyatla ilgili tereddütlerinin olduğunun sürekli altını çiziyor. Tam da bu yüzden “arada” kalıyor; mesela, sadece “biyolojik” kadınlara açık olduğunu sonradan anladığı feminist bir festivalde kendine yer bulamıyor. Sonra ormanda, erkekliği penisiyle eş tutan kadınlara bağırıyor: “alanda erkek var, alanda erkek var…” Maura, delirip bu şekilde alarm verişiyle, biyolojiyi öncül olarak alan terminolojiyi büküyor: “beni erkek görmek istiyorsanız görün, ama ben kadın olarak buradayım.” Ayrıca bu bölümde, Ali’nin sezon boyunca birçok kere flashback/halüsinasyonlarla gördüğü geçmişten gelen trans kadının kim olduğu anlaşılıyor. Bu açılma da dizinin politik duruşu açısından önemli bir hale geliyor. Maura’nın ayrımcılığa uğradıktan sonra ormanda bağırıp çağırmasına paralel olarak Ali, elli küsür yıl sonra gördüğü tuhaf hayaller aracılığıyla Nazi Almanyası’ndan kaçan gey, lezbiyen ve trans komünitenin uğradığı şiddete tanıklık ediyor. Bu bölüm, yıllar içinde binbir biçim alan binbir katmanlı ayrımcılığın, şu anda neresinde olunabileceğinin ve anaakımın unutturduğu şeylerin altını çiziyor. Keza, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerden kaçanlar sadece Yahudiler değildi; o büyük büyük rakamların altında ezilen LGBTİ+ yaşamlar da vardı. “Ayrımcılık” denen o tuhaf şey, sadece gündelikte neyi yapıp yapmadığın değil pratikte neyi hatrlayıp neyi unuttuğunla da yakından ilişkili bir hale geliyor. Bilip bilip belki de unuttuğumuz, görmezden geldiğimiz bazı gerçekler konuyla ilintili hale geliyor: LGBTİ+ bireyler/karakterler çeşitli zamanlarda ayrımcılığın çeşitli veçheleriyle karşı karşıya kalabiliyorlar: Nazi Almanyası da olabiliyor bu, ikinci dalga feminizmler de. Her ne kadar bu konu üzerine sayfalarca, saatlerce yazılabilirse de bir noktada durmam gerektiğinin farkındayım. Sadece, ikinci dalga feminizmin bazı halleri ve trans bireylerle birlikte oluş/olamayış halleri arasındaki ilişkiyi önemli buluyorum. Sonuç olarak dizinin de sıkça hatırlattığı/önerdiği gibi; bazı konumlar, ayrıcalıklar farkına varılmadan kırılamıyor; bozulup yeniden yapılamıyor.

Yukarıda bahsettiğim tüm meselelerle ilintili olarak Maura karakteri, çesitli durumlarda; kimin hangi güç yapısına ait olduğunun, hangi avantajlardan yararlanıp hangilerinden feragat ettiğinin önemli olduğunu hatırlatıyor. Zira dizi boyunca Maura’nın “beyaz, hali vakti yerinde erkek”liği soyuluyor, artık o dünyaya ait kalamıyor. Ali’ye toplumsal cinsiyet dersleri verecek olan şair/akamisyen kadınla Maura’nın karşılaşması böyle bir dünya değişimini imliyor. Geçiş döneminden önce Maura profesörken, şair/akademisyen kadının eserlerinin tüm kurul erkek olduğu için seçkiye alınmadığı gerçeğiyle yüzleşiliyor. Maura özür dileyerek ayrıcalıklarının farkında olduğunun ama o dünyaya artık ait olmadığının altını çiziyor.

Amerika’da LGBTİ+ hakları meselesinin önemli gündemlerden biri olması, tabii ki anaakıma entegre olmayı kolaylaştıran etkenlerden biri oluyor. Orange is the New Black’te gönlümüzü fetheden Laverne Cox, bir anda hayatımıza düşen Caitlyn Jenner gibi figürler trans kadın görünürlüğünü arttırıyor. Tam işler anaakım dizilerde, reality show’larda trans kadınların görünürlüğünün artması meselesine geldiğinde, insan düşünmeden edemiyor: neden trans bir kadın seçilmemiş Maura rolü için? Yan rollerde Maura’yı dönüştüren, ona yol gösteren figürler olarak kalan trans kadınlar neden başrolde de boy göstermesindi ki? Biyolojik erkeklerin trans karakterleri oynadığı filmler, temsiller yine Amerikan sinemasının konvansiyonelliğinin bir yansıması gibi görülebilir. Seyirci sürekli olarak Maura’nın “kadın performansının” “geçiciliği/sadece sahne üstündeliği” konusunda temin ediliyor. Böylece “performans” bir yönüyle ikili cinsiyet sistemini ve bu ikiliğin önerdiği yönelim, istek, arzuları tehdit etmeyen bir kılıfa bürünüyor. Paralel olarak Maura başlarda, trans arkadaşı, “annesi” Davina tarafından “kadın olmanın incelikleri” ile ilgili eğitiliyor. “Kadın/hanımefendi gibi” oturmak da bunların bir parçası haline geliyor ve Maura eskisi kadar “rahat” oturamayacağını farkediyor. Bu ve bunun benzeri bazı sahneler, tam da içine düşmek istemediğimiz “kadınlık” konvansiyonlarının, normlarının yeniden üretimi gibi görülebilir. Yine de gönül rahatlığıyla, trans geçişi/değişimi üzerine kurulan dizinin, karakterin kendini değişime ve ayrıcalıklarını sorgulamaya açmasıyla; sabit olmayı, doğuştancılığı ve ikili cinsiyet sistemine kilitlenen aile yapısını eğip büktüğünü iddia edebilirim.

Sonuç olarak insanın kulağını/gözünü tırmalayan, canını sıkan, değişmeden külçe gibi kalan bazı dizi/film konvansiyonları can sıkıcı olsa da Transparent, bence; aile olmaya, açılmaya, kendinle ve etrafınla barışmaya dair çok şey söylüyor. Evet bazı trans kadınlar “kadın olma” normlarıyla ilgili biyolojik kadınlarla aynı dertleri taşımıyor. LGBTİ hakları konusu popülerleştikçe ağızda ekşi bir tat bırakabiliyor (yakında düşecek örnekler için bknz: Lena Dunham’ın yeni belgeseli “Suited”). Bütün bunların yanı sıra dizinin/karakterlerin işlenişi; ikili cinsiyet ayrımının, klasik aile yapısının ve hayatta bulunduğumuz bazı “ayrıcalıklı konumlar”ın farkına varmamızı sağlıyor. Dizi boyunca, Maura’nın kendiyle (“ne kadar ‘kadın’ olabilir?”), ailesiyle (“onları ne kadar idare edebilir?”) ve dış dünyayla (“değişim sürecinden önceki ayrıcalıklarla ne kadar yüzleşebilir ya da ne kadarından kurtulabilir?”) süregiden “pazarlığı” herkese yeni meselelerle baş etmeyi öğretiyor.